Derin bir nefes aldı ve içinde bulunduğu ortama pek de uymayacak bir ciddiyetle, iki eliyle genişçe açtığı gazetenin ekonomi sayfasını okumaya devam etti. Burnunun ucuna doğru inmiş, düşmek ile düşmemek arasında bir yerde tutunan gözlüklerinin ucundan yaklaşık on beş dakikadır vakit geçirdiği bu kafeye, henüz girmekte olan bir hanımefendiye baktı ve gözlerini tekrar gazetenin pazar nüshasına çevirdi. Beş dakika boyunca gözlerini bir an olsun gazetesinden ayırmadan, her bir kelimesini anlayarak ve üzerine düşünerek okuduğu gazetesinin sayfasını çevirirken karşısında kahvesini yudumlayan hanımefendiyle göz göze geldi ve bir anlığına şaşırdı. Siyah saçlı ve açık kahverengi gözlü kadının masasına oturduğunu hiç farketmemişti. Acaba nerede kayboldum diye düşünürken gizliden gizliye, "Bu kadar ehemmiyetli olan mesele nedir, beyfendi?" sorusuyla irkildi, yere doğru baktı, arkaplanda çalan şarkının sözlerini duyarak bir anlığına gülümsedi ve gazetesini kaldığı sayfa üste bakacak şekilde dikkatlice katlayarak masanın üstüne koydu. Tekrar kadına döndü ve "Merakımı mazur görün hanımefendi. Kadere inanır mısınız?" dedi.

O an etrafında, sanki sandalyesinden ayağa kalkmış, yudumladığı çay bardağına bir kaşık ile birkaç defa vurmuş ve mekanın içerisindeki insanlardan bir saniyeliğine dikkatlerini ona vermelerini istemişçesine bir sessizlik oldu. Yan masadaki bir adamın boğazını temizlemesiyle bir an tedirginliği arttı. "Hayır, kadere inanmam." cevabıyla karşılaştı hemen ardından. Kendinden emin, bir o kadar da kararlı bir ses tonuyla cevap vermişti bu tanımadığı ancak yirmili yaşlarının sonunda olduğunu düşündüğü kadın. Sözlerini "Peki ya siz özgür bir şekilde hayatınızdaki akışa karar verebiliyor musunuz beyefendi?" sorusuyla devam ettiren kadın, bir anlığına sorusundan pişman olsa da sonrasında hafifçe kahvesinden bir yudum aldı ve sorusunun cevabını merak ederek gözlerini Alp'in gözlerine dikti.

Bir anlığına ciddileşen Alp, son on iki saatte yaşadıklarını düşünmeye başladı. Bir önceki gece, hayatındaki ender dostlarından olan bir dostuyla bir kadeh yuvarlamıştı. Saat yarımı biraz geçe eve gelmiş, duş almış ve kendini yatağa atıvermişti. Her şey, saat sabaha karşı dördü yirmi geçe, geceyi bir gök gürültüsü şiddetiyle bölen bir telefon ile başlamıştı. Çalan telefonu ilk seferinde kaçırmış, ona yarım saat gibi gelen yarım dakika sonrasında telefonu ancak açabilmişti. Genellikle karmakarışık ve soyut rüyalar görürdü uykularında; ancak o gece o kadar net ve detaylı bir rüya görmüştü ki, çalan telefonu rüyasında tam önünde olanca hızıyla hastaneye doğru yetişmeye çalışan bir ambülansın sireni sanmıştı.

Rüyasında yaklaşık altı saat süren bir operasyondan çıkmıştı. Odasında birkaç evrağı doldurmuş ve takvimine bir göz atmıştı. Sonra yorgun ve biraz da aksi bir şekilde çıkışa doğru yol alıyordu. Tam hastaneden çıkmak üzereyken yerde sol üst kısmı yırtılmış, ince uzun bir dikdörtgen şeklinde bir kağıt parçası gördü. Az önce yanından koşturarak ve telaşla geçmiş olan çifte dönüp baktı ve yere eğilerek kağıdı aldı. Kağıdın üzerinde düzgün bir yazı ile yazılmış, "Gelecek, şimdiyi olduğu kadar geçmişi de etkiler." süzünü okudu. Bu söz Alp'e tanıdık gelse de çok fazla üzerinde durmadı ve kağıdı gömleğinin cebine koyarak, seri adımlarla otoparka doğru yürüdü. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, sisli ve soğuk bu sonbahar akşamüstü havasını soludu. Gökyüzü sanki günün bütün olaylarının üzerine bir perde şeklinde örtülmüş olan bulutlarla kaplanmış; güneş ise birkaç dakika sonra gözden kaybolacağının sinyalini veren bir halde bulutların arkasında belli belirsiz bir şekilde son dakikalarını yaşıyordu. Volvo marka arabasını açtı ve çantasını yan koltuğa koyarak arabayı çalıştırdı. Araba çalışınca gözü tarih göstergesinde yazan "1 Ekim 2033" yazısına takıldı. Sonra sürekli dinlediği istasyonu açtı ve "Live In Cook County Jail" parçasını dinleyerek yola çıktı. Üzerindeki gerginlik bir nebze azalmıştı. Şehir merkezini geçip şehrin dışına doğru giden otoyola bağlanmıştı ki bir anda kendini çok yoğun bir trafiğin içerisinde buldu. İçinden diğer yolu seçmediği için kendine kızsa da sabırla beklemekten başka çaresi olmadığını farketti. Trafikte beklerken gözleri önündeki aracın plakasına takılmıştı. Biraz eskimiş, sağ alt köşesi hafiften yamulmuş plakanın üzerinde "IAM 101" yazıyordu. Denk gelebilecek yüzlerce seçenek arasında karşısına çıkan bu aracın plakası onu sarsmıştı. Şarkıyı bir anda keserek telaşlı bir şekilde konuşmaya başlayan spikerin sesiyle bütün bu rastlantısal düşüncelerinden çıktı.

Bulunduğu otoyolun yaklaşık beş kilometre ilerisinde zincirleme bir trafik kazası olmuştu. Çok sayıda yaralının olduğu bildiriliyordu. Hay aksi dedi ve ne yapması gerektiğini düşündü bir anlığına. Tam o sırada arabasının aynalarından yaklaşmakta olan ambülansın lambalarını gördü. Birkaç saniye sonra kulaklarını sağır edercesine kuvvetli bir şekilde yanından dört ambülans birbirlerinin peşi sıra geçti. Bir anlık tereddütün ardından, arabasının dörtlü lambalarını açtı, arabasını geri vitese taktı ve kıvrak bir manevra ile emniyet şeridine girip ambülansların arkasından hızlanarak onları takip etmeye başladı. O an sadece önündeki ambülansın bir yanıp bir sönen lambalarına odaklanmıştı. Siren sesleri ile radyodaki spikerin sesi neredeyse duyulmayacak hale gelmişti. Bir yandan kafasında en kötü durum tablosunu canlandırmaya çalışırken diğer yandan da geçirdiği günün yorgunluğuyla refleksleri yavaşlamıştı. Azımsanmayacak bir hızla ilerlerken zaman bir hayli yavaşlamıştı. Yaralılara yapabileceği müdaheleleri sırayla düşünürken yanından hızla geçtiği insanların tedirgin bakışlarını da omuzlarında hissediyordu.

Bir müddet sonra önündeki ambülans yavaşladı ve olay mahalline girdi. Ambülanslar olay yerinin etrafında çok hızlı bir yavaşlama ivmesi ile dururken Alp de yavaşlayıp durdu. Gördüğü manzara karşısında nutku tutulmuştu. Olay mahalindeki bir polis memuru onu durdurmak için yeltenince doktor kimliğini gösterdi ve enkaza yaklaştı. Kazaya görebildiği kadarıyla üç araba karışmıştı. Kafasında yaptığı kaba hesaba göre en kötü ihtimalle on kişinin kazaya karıştığını düşündü. Koşarak en öndeki araca doğru yaklaştı ancak durum sandığından daha vahimdi. Araç otoyolun sağ tarafındaki bariyerlere çarparak takla atmış ve yolun en sol tarafında ters dönmüştü. İtfaiye ekipleri yaralıları araçtan çıkartmaya çalışırken bir diğer polis memuru güvenlik dolayısıyla Alp'e uzaklaşması gerektiğini söyledi. Tam o sırada gözüne ikinci araç çarptı. İlk aracın biraz sağ tarafında, otoyolun tam ortasında duran ikinci aracın üst kısmı tamamen ezilmişti. İçinde kaç kişinin olduğunu görmesi imkansızdı. Araç neredeyse tanınmayacak hale gelmiş; neredeyse bir kağıt gibi ezilmişti. Üçüncü araç ise biraz daha ileride önü ters yöne bakacak şekilde durmuş, diğer araçlara göre nispeten çok daha az hasar almıştı. Sedyeyi taşıyarak araçlara doğru koşan hekimleri görünce Alp de onlara katıldı ve bütün yaralılara on dakika boyunca ilk müdahaleyi yaptılar. İkisi çocuk sekiz kişi kazaya karışmıştı. Yüksek derecede hayati tehlikeleri olan yaralıları dikkatli ancak çok hızlı bir şekilde ambülanslara bindirdiler. Ambülanslar seri bir şekilde yola koyulurken Alp de alnından terler dökülerek hızla arabasına yöneldi ve yarım saat önce çıktığı hastaneye doğru konvoy halinde süratle yol almaya başladılar.

Gördüğü manzaranın dehşetiyle ağzı kurumuş, neler yaşadığını idrak etmeye çalışırken çalan sirenler arkaplana atılmıştı Alp'in kafasında. İçinden hastaların kurtarılamayacak kadar kötü durumda olduklarını ve kötü senaryoların kuvvetle muhtemel gerçekleşeceğini düşünüyordu. Zamanla yarıştıklarının farkında olmasına rağmen soğukkanlılığını koruyordu Alp. Hayatın bir anda kökünden değişebileceğini yıllar boyunca gördüğü yaralılardan ve tecrübelerinden anlamış olsa da, her seferinde bunu düşünmekten kendini alıkoyamıyordu.

Pek inançlı biri değildi Alp; ancak kafasının bir köşesinde, hep verdiği kararları düşünür, alternatif senaryolarda başına gelebilecek olayları hayal ederdi. Aynı zamanda, başına gelen olayların yaptığı seçimler yüzünden başına geldiği ile, hiçbir şey yapmasa da aynı olayların yine başına geleceği fikirleri arasında gidip gelirdi. Rasyonel tarafı olayların kontrolünden en son çıktığı zamanı bulmaya çalışır, Alp'i o ana getiren bütün eylemleri tek tek analiz ederdi. Diğer bir tarafı ise her şeyin zaten belirlendiğini ve onun sadece gerektiği an sahneye çıkıp repliklerini okuyup indiğini düşünürdü. Bunun hemen ardından herhangi bir anda etkileşimde bulunduğu insanları düşünür, o insanlardan bir tanesi bile gerektiği yerde rolünü oynamasaydı yine de bu olayların gerçekleşip gerçekleşmeyeceği sorusunun cevabını bulmaya çalışırdı. Öte yandan kafasını yiyip bitiren bir diğer düşünce ise, verdiği her kararın doğurduğu yüzlerce başka olaylardı. Bu kadar rastgele biçimde evrene yayılan olaylar silsilesi içerisinde mutlak yazgıdan nasıl bahsedilebilirdi? Eğer bütün akışı belirleyen şey verdiğimiz kararlar, gerçekleştirdiğimiz eylemler ise; bu soruyu sorduğumuz an da aslında mutlak yazgıdaki bir repliğimizi canlandırmıyor muyduk? Ancak, çevresindeki insanlar belirli kararlar alıp, aldıkları bu kararların sonuçları ile yüzleşemeyecek kadar korktukları için bulundukları konumu etrafındakilere açıklamaya çalıştıkça, Alp bireylerin eylemlerinden yine bireylerin sorumlu olduğu düşüncesine daha yakın hissediyordu kendisini. Eğer alınan kararların sonunda meydana gelen iyi veya kötü sonuçları kaldırabiliyorsa insan, ortada bir problem kalmıyordu düşüncesine göre. Fakat her nedense insanlar, Alp'i hayatı boyunca çeşitli dönemlerde bambaşka sebepler ile üzmüşler ve bu eylemlerinin arkasına hep bir gerekçeler bütünü sıkıştırmışlardı. Sanki aldıkları özgür kararları, bulundukları ortamın getirdiği bir akım ile aldıklarını anlatırlar; ondan sonra da bunu bir neden sonuç ilişkisi ile açıklamaya çalışıp kendilerini sütten çıkmış ak kaşık yaparlardı. Bunu kırk yaşına bastığı doğum gününde çok daha net anlamıştı Alp. Yıllar boyunca, aynı döngülerin, aynı davranış biçimlerinin, onlarca farklı ortamda birbirinden çok alakasız insanlar tarafından oluşturulduğuna şahit olmuştu. Belki de insanlar içinde bulunulan durumdan sıyrılmayı bir çeşit kendini koruma içgüdüsü ile yapıyorlar diye düşünerek, bu konuya daha fazla kafa yormamaya karar vermişti. Ne yazık ki bu kendi eylemleri için geçerli değildi.

Yalnız başına dışarı her çıktığında kendisine bu düşünce deneyini yapardı Alp. Sürekli gittiği kafede içeceğini yudumlarken ya da bir tiyatro gösterisinin bekleme salonunda gösterinin başlamasını beklerken, acaba şu karşımda duran insan ile iletişime geçsem ve onunla bir arkadaşlığım olsa; ben bu adımı attığım için mi bu arkadaşlık gerçekleşir, yoksa o arkadaşlık zaten gerçekleşeceği için mi ben bu akşama bilet aldım ve tam da şu an burada bulunuyorum diye kendi kendine sorardı. Eğer bir olayın gerçekleşmesi için asgari şartlar sağlanmadığı takdirde o olay olmayacaksa, aynı hareketleri farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda yaptığında aynı sonuçları almayabilecekse, oluşan olayların temelinde yatan şey aslında bir karışım değil miydi? Öyle benzersiz bir karışımdı ki bu, aynı zamanı, aynı mekanı ve aynı insanları bir araya getirdiği durumda dahi aynı hisleri hissetmeyeceği bir formüldü. O halde yaşadığı bütün olayların aslında her bir saniyesinde, her bir anında, bir daha hiçbir zaman tatmayacağı, duymayacağı, görmeyeceği kareler oluşuyordu. Aslında yaşadığı hayat ne kadar rutin ve sıkıcı olursa olsun, hayatını sayı doğrusu üzerine koyduğu zaman aslında o doğruyu oluşturan hiçbir noktanın birbirleri ile aynı olmadığını düşünüyordu. Bu hatıralar sadece iyi bir göz tarafından görülmediği takdirde, dışarıdan aynı olarak görünüyordu. Düşünce deneylerinin bir sonraki aşaması ise, bu sayı doğrusunun formülünü bulmaya çalışmaktı. Eğer her bir insanın senaryosu için rastgele sayıda insan belirlense, birkaç tane duyu, sayılabilecek ölçüde duygular ve hissiyatlar oluşturulsa, ve bunlar bir anda kendi hallerine bırakılsa, sahne kapanıp oyun bittiğinde aslında birbirinden benzersiz parçalardan oluşan ama dışarıdan bakıldığında sürekliliğin olduğu ve her bir ufak parçanın bütünün kesitleri olduklarının fark edildiği bir durum ortaya çıkmaz mıydı? Eğer her bir nokta kendisinden sonra gelen noktaya bir bilgi birikimi, duygu bütünü ve karakteristik aktarıyorsa, aslında yaşayacağımız her an bir öncekilerinin genetiğini taşımaz mıydı? Peki ya artık daha fazla gözlemleyemediğimiz, geçmişte kalmış her bir nokta biz onları gözlemleyemediğimiz zaman da var olabilir miydi?

Bütün düşüncelerinin dayanılmaz bir derinliğe ulaştığı yer ise gelecekti. Oluşturduğu bu sayı doğrusunun üzerinde adeta bir ip üzerinde yürüyor gibi hissederken, bir an sonrasında başına gelecek olayı düşünmese ve onun hakkında hiç kaygı duymasa ve tam da bu durumun sonucunda gerçekleşen olayların sonucunda mutsuz olsa; geçmişte kaygılanmadığı için mi mutsuz olduğunu yoksa aslında doğru anda mı mutsuz olduğunun cevabını bir türlü bulamazdı. Ancak ona doğru gelen gelecekteki noktaları tahmin etmeye çalışmak yerine, bir sonraki noktada mutlu mu yoksa mutsuz mu olacağını düşünmek yerine, üzerinde bulunduğu sayı doğrusunun bir sonu olacağının farkında olmak ve o an bulunduğu noktayı iyice hazmederek yaşamaktı. Tam da o an bütün hücreleriyle hissettiği olay ise gözlerinin buğulandığı, kafasının sisler içerisinde olduğu bu güz akşamında takip ettiği bu hızırdı. Boğulmak üzere olduğu bu okyanusların içerisinden Alp'i ambülansın ani bir dönüş yaparak hastane bahçesine girmesi çıkardı. O an sanki soğuk bir duş almışcasına bütün algıları tekrar kendine geldi ve az önce gördüğü kazanın sonuçları ile birazdan yüzleşecek olacağını hatırladı. Ambülansın sirenleri giderek yavaşlamış gibi hissediyordu. Sanki siren her çalışında başka bir dalgaya dönüşüyor, zihni onu bambaşka renklerde ve ses tonlarında algılıyordu. Her nedense arabası hareket halindeyken cep telefonu çalıyor gibi hissetti. Hastaneden o anda çıkmakta olan yayalara dikkat ederek iyice hızını azaltmıştı. Çok kısıtlı bir hareket alanı olduğu için, kalabalık olan hastane bahçesinde tedirginlik, yorgunluk, korku ve bilinmezlik duyguları içerisinde yaklaşık elli beş dakika önce çıktığı park yerine yanaştı. Ancak telefonu durmak bilmiyordu. Şu an içinde bulunduğu durumdan daha acil ne olabilir diye düşünürken çoktan arabasını durdurmuş, kitlemiş ve hastanenin girişine doğru koşmaktaydı.

Ardından, bütün ambülansların kapakları neredeyse uçup gidecek bir hızda açıldı, sedyelerden yaralılar indirildi. Hastanenin içine sedyelerin birinin yanında koşarak tam girmişti ki, hastane sekreterinin Doktor Alp Bey, Doktor Alp Bey diye tekrarlanan seslenişlerini farketti. Cebindeki telefon çalmaya devam ederken sekretere dönüp baktığında sekreter hanım ona çok acil bir telefon olduğunu söyledi.

Hay aksi diye söylenerek ve öfkeli bir biçimde telefona uzanmıştı ki nefes nefese bir şekilde yatağında uyandı. Kahverengi gözlüklerini takıp yanıbaşındaki saate baktığında saatin üzerindeki "04:20" yazısını gördü. Kalbi hiç olmadığı kadar hızla atarken telefonu kaldırdı ve az önce konuştuğu sekreter Alp'e derhal hastaneye gelmesi gerektiğini söyledi. Sekreter, sekiz kişinin ağır yaralandığı bir trafik kazasının olduğunu ve bunlardan ikisinin çocuk olduğunu söylüyordu. Ardından Alp, "Tamam, hemen yola çıkıyorum." dedi ve telefonu kapattı. Gördüğü rüya ile gerçek arasında bir yerde sıkışıp kalmıştı, az önce telefonda konuşurken sanki yaşadıklarına alelade birer olay gibi yaklaştığını düşündükçe aklını kaçırıyordu.

Yatağından seri bir şekilde doğruldu, odasındaki ütü masasının üzerinden gömleğini yırtarcasına çekip üzerine giymişti ki cebindeki bir şeyi hissetti. Elini gömleğinin cebine attı ve bir kağıt parçası ile karşılaştı:

"Gelecek, şimdiyi olduğu kadar geçmişi de etkiler."