Dört bir yanımdan beni saran düşünceler ile tekrar açıyorum zincirlerini vücudumun. Ham bir kasın verdiği yorgunluk tepkisiyle uzanırken boşluğa, güneş daha batmamışken bırakırken kendimi suya, duygu karmaşasıyla bitiriyorum binbir özenle hazırladığım akşam yemeğimi.

Hiç hayatı boşvermek istedin mi diye soruyor yüreğim. Yorulduktan sonra ulaştığın mahzenin ne anlamı olabilir diye ekliyor sinirlerim. Farkediyorum ki yorulmuşum. Üzerime batan bu ikindi vakitleriyle yorulmuşum, boşluğa uzanırken geçmek bilmeyen o ikindi vakitlerindeki ânlarda tükenmişim.

Yine çıkıyorum nereye varacağını bilmediğim bir yola bir cumartesi vakti. Yavaşça akarken hayat yanıbaşımda, izliyorum, düşünüyorum, soluklanıyorum acele etmeden. Sakince süzülürken insanların arasından farkediyorum ki, olmak istediğim yer bir değil, çok daha fazla. Nerede olursam olayım, var olmak istediğim anlar hep orada ve geçmişte. Hayatıma giren, sevdiğim dostların arasında bıraktığımdan mıdır kalbimin parçalarını, yoksa geçmişe olan hasretimden midir bilmiyorum ama o özlediğim anlarda aynı anda ve bir şekilde olmak istiyorum. Çok fazla olmasa da sayıları yine tedirgin oluyorum düşününce;

Acaba hayatıma yeni bir arkadaşı almaktan bu kadar korkmamın sebebi tekrar özlem duyacağım anları en başından hiç oluşturmamak mı diye düşünüyorum. Kimse olmasa da, hangi sevdiğimin yanına gitsem diğerini özlüyorum, hep beraber, bir arada olmak istiyorum. Acaba bunun getirdiği imkansızlıkla bu hayatımı nasıl sürdüreceğim diye düşünürken dönüveriyor içinde bulunduğum evren bir kavşaktan sağa. Ve diyorum ki, eğer her bir cumartesi gününü geri getirsem, her birini bir diğerinin arkasından yaşasam, bulabilir miydim aradığımı diyorum. Sonra farkediyorum ki, yaşananda değil, geçmişte değil aradığım şey. Farkediyorum ki, hayat yavaş yaşayınca güzel, bir papatyanın değerini bilince tatlı, az sayıdaki sevdiklerinle anlamlı.

Beni bu ikindiler mahvetti diye düşünürken saplanıp kalıveriyorum. Öyle anlar getiriyor ki içinde bulunduğum şehir, öyle loş vakitlerde bulunuyorum ki, ah, işte tekrar buldum diye yankılanıyor sesim havada. Ancak kaç ikindi geçerse geçsin, aradığım şeyin ne olduğunu bilmememin verdiği boşlukla izliyorum o batar gibi görünen ama hiç batmayan güneşi, rahatsız etmeden esip geçen rüzgarı. Acaba bunun adı ne diye arayıp duruyorum. Bir insanın yalnızlığı mı, içinde bulunduğu şehir mi, yılın bu vakitleri mi, yoksa duygular mı diye cevaplandırmaya çalışırken tekrar bir yudum su içiyorum ve uzun zamandır güvendiğim nadide şeylerden olan kitabıma dönüyorum.

Çoğu zaman bir şey düşünmüyorum ve çıkıyorum yola. O anları doyasıya yaşamak için mahalle aralarından geçiyorum ve hiç bilmediğim yerlerde önsezilerimle yolumu bulmaya çalışıyorum.

Sonra düşünce şeklimi düşünüyorum, acaba nasıl böyle şekillendi diye meraklanıyorum. Hoşlandığım müzik türlerini, yaşama biçimini, hassasiyet ve gizlilik seviyesini düşünüyorum. Gitgeller yaşayan ruhumu düşünüyorum.

Sanırım sessizlik, sakinlik ve uzaklık aradığım şey diye düşünüyorum ardından. Ancak kendimi tutamayıp soruyorum kendi kendime, "peki ya neden bulamadık hala aradığımız şeyi" diye. Acaba korkularımızdan mı yoksa yorgunluğumuzdan mı diye düşünürken diyorum ki kendi kendime, eğer bir insan o adını koyamadığı şeyi ararken de huzurlu değilse ne zaman huzurlu olabilir? Bir şeyin peşinden koşmanın getirdiği ittirici güç ve içgüdüyü başka ne sağlayabilir?

Gözlemlenmeyi bir kenara bırakmak istediğimi farkediyorum ardından. Elbiseler, kıyafetler, dış görünüşlerin hepsini bırakıyorum bir kenara. Ve olanca çıplaklığıyla yüzleşiyorum düşünceler ile. Bir insanın düşünceleri ile anlaşmak nedir diye düşünüyorum. Eğer iki insan farklı düşündüğü halde anlaşabilmeliyse, acaba neden kimse konuşmuyor diyorum. Yalnızlığımla baş başa dolanırken farkediyorum ki, düşüncelerden çok daha fazlası varmış orada. Seziler, anlayış biçimleri, duygular ve düşünce şekli. Konuşarak ya da susarak, gözlemleyerek ya da güvenerek bir insan bir diğerine bağlanıyormuş. Adını koyamadığım şeylerin orada olduğunu bilsem de hiçbir adımı atamadan beklerken trenimi kendi kendime diyorum ki, çoğu zaman hayatımı dallandırmak istemediğim için düğümler arasında gezmiyorum. Müsaitliği bitmiş bir tren gibi başka yolcu, ev sahibi, rehber alamıyorum evime.

İçimdeki, tarafından anlaşılabileceğim bir insan olduğuna olan inanç rahatlatmaya çalışırken beni, sakince köşeme çekiliyorum. Dinledikçe uzaklaşıyorum, konuştukça kayboluyorum, yalnız kaldıkça yoruluyorum, insanların arasına karıştıkça ümidimi kırıyorum ve sonra masaya oturuyorum, yoruldum diyorum.