Binbir parçaya bölünmüş ruhum hatırlatırken vaktin geldiğini, duramıyor kalbim yerinde. Daha önce heyecanlanmadığım kadar heyecanlanıyorum. Vuslata bir kala ufacık kalmış duygularım deli dobra şekilde akıyor. Trenim yaklaşırken perona duygularımın akış hızına yetişemiyorum. Güvenli bir han arayıp durup dolaşan gönlümle baş başa bakıyorum batan bir güne daha. Hilale bakıyorum, duruyorum. Mevsimlerim değişiyor, değerini bilmediğim anlar geliyor, umarsızca haykırmak isteyen sesim yok oluyor. Söyleyemezken yavaş yavaş ölüyorum, kaybediyorum kendimi.

Dönüp bir bakıyorum, uyum sağlamaya çalışıp dururken kaybolan benliğime, aidiyetini bulamamış kişiliğim geliyor ve diyor ki; ne haber? Ruhum bir asfalt gibi ağırlaşıp yapışırken ortasında kaldığım yolda, çıkışlar beni çıldırtırken dönüyorum yıllar öncesine. Aynı isimlere olan bakış açımı görüyorum, anlayamadığım, merak ettiğim ufuklara bakıyorum, keşfettikten sonra bakıyorum aynı isimlere, ağlarım kabul edemiyor farkları, sonsuza uzanırken kavrayamıyorum beynimin nasıl çalıştığını, ne istediğini, duygularımın ne yapmaya çalıştığını.

Dönüp kucağına bırakıveriyorum kendimi sonra, bir anda vücudum boşlukta salınıyor. Yerlerinde onları tutan bir kuvvet kalmayınca düşüveriyor birer birer tanelerim. Diyorum ki artık gidin de rahat bırakıverin, daha ne istiyorsunuz dercesine söylenen sözcüklerim takılıveriyor. Hıçkırırken dayanamıyorum ve tekrar başa dönüyorum. Her peronu düşünüyorum, her treni, her bileti, her planı. Ağacın neresindeyim diye düşünürken ebeveyn düğümlerim düğümleniyor boğazımda. Tutmak isterken kendimi, tutamıyorum, susmak isterken susamıyorum, atmak isterken tozlu raflarımın bir köşesine atamıyorum. Bir insan bundan daha doğal ne isteyebilir diye düşünürken titriyorum soğuktan. Ne zaman bitecek bu kış diye düşünürken zaman geçmiyor yine. Yıpranmış kimliğim çıkıyor cebimden, bir sille gibi suratıma çarparken bilinçaltımı ordan oraya savruluyorum esen bir çöl rüzgarıyla.

Artık daha ne yapmalı diye duruyorum. Bir an arıyorum, düşüncelerimi nereye koysam da artık şu kafamı durdursam diye bir anın peşinden koşuyorum. O an anlıyorum, neler çektiklerini. Bir çocuk gibi köşesinde sessizce hislenirken onca yıllar boyunca algıladığım farklı düğümleri düşünüyorum. Beni baştan aşağı traverse eden insanları görüyorum. Aidiyetimi keşfediyorum, ordan oraya dolaşıp dururken en başa dönüp hanın kapısında dururken farkediyorum ki, en başından beri evim zaten evimmiş, yuvam zaten en başımmış. Cevabını bulamadığım sorular beni düşürmüş yollara. Bir yandan kaçarak uzaklaşırken, diğer yandan bir an ile mevsimim değişiveriyor. İçimden bütün duygularımı ortaya koymak gelirken yapamıyorum. Ayaklarımın altı kayıyor, bir tur daha dönüveriyor ekseninin etrafında başıboş hislerim.

Dönüp diyorum ki, bir insan çocukken anlayamadığı değeri büyüyünce anlıyorsa; büyüyünce ise bir daha hiçbir zaman çocuk olamıyorsa, bu sistemin bir hatası değil midir?

En özgür olduğumuz anlarda bu kadar saf olmamız aslında bize en büyük tokatı vuran şey değil midir?

Artık bunaldım yeter derken ruhum, susmuyor düşüncelerim. Bir bir her bir hücremi sorguya çekerken, sorunu sürekli arka taraftaki ağlardan bir tanesinde ayıklamaya çalışırken artık yorulan donanımım diyor ki, birader, kardeş. Rasgele basarken bütün düğmelere, baştan aşağı çıldırmak isterken sistemin nöbetçileri beliriveriyor koridorun sonunda.

Diyorlar ki, uy. Ancak yapamıyorum. Keşfettiğim şeyler benim başıma daha büyük havuzlar belirtirken, daha yeni aştığım yolları, dereleri, bozkırları görürken arkamda, bir yenisi beliriveriyor. Kalbim dayanmıyor, defterim tükeniyor, kağıdım isyan ediyor. Satır aralarına bırakıyorum en değerlilerini ve atıveriyorum mahzenlerden.

Tekrar dönüyor devran, tekrar başlıyor düzen, diyorum ki kendime, bunca insanın bulup da benim bulamadığım şey neydi? Gitmek istediğim onca yolun sonunda, her adımda, her nefeste uzaklaştığım şey neydi? Kendimi kısır döngüye sokan duygularımı bir an ile kesen mantıksal ağlarım gelip diyor ki, az soluklan, bir nefes daha al.

Bilmem kaçıncı kez dönerken döngüde, ilerlemenin bitmesini beklerken tekrar dönüyorum o mayıs aylarına, telefon ile girdiğim öz yinelemeli döngülerden çıkamıyorum. En değerlilerimin peşinden koşarken evrenimin bir ucuna saçılıveriyorum, uzaktayken ise bir o kadar yakın oluveriyorum. Eğer benliğimdeki benlik bunu bunca farklı anda hissettiyse, onca anıyı bir, bir anıyı ise her şey yaptıysa, en son ne zaman bir soluklanıp da hal hatır sormayı unuttuysak, işte oraya dönüyorum.

Döngülerim hızlanıyor, mevsimlerim geçiveriyor. Diyorum ki, eğer buysa bu olan, peki ya benim bunca zaman gördüğüm neydi. Ad koymama engel olan neydi, gözümü açan neydi, uyutan neydi? Eğer bu döngüyü bir kere daha işletmeseydim bu adımda olmayacaktıysam, bir önceki ilerleyişte neden duramadım? Eğer rasgele hızlarda dönüyorsa, her insan için farklı hisler aynı anları çağrıştırıyorsa, duygular aynı iken insanlar anlaşamıyorsa, sistemin istediği ne diye soruveriyor boşluktan faydalanan son gücüm.

Eh, diyorum. Bir nefes daha alırken derinlemesine, yeter diyorum. Hemen sistemin tutarlılığını kontrol eden parça geliyor ve kontrol etmeye başlıyor. En baştan en aşağı. Hatanın kaynağını bulamıyor. Diyor ki bana, geleceği ve geçmişi aynı anda yaşayıp da ne olduğunu bilmediğin o an var ya, hani daha sonra yüzlerce kez geçeceğin o yerin önünden ilk defa geçtiğin an; hani her tarafın doluyken kalbin bir elinde, beynin bir elinde kalacağın o an; hani her seferinde türlü türlü oyunlarla oynanacağın, saflığından istifade, müsvettelerden hallice akıp giden o an diyor; işte o anda hata. Çünkü sen aslında hiçbir zaman o anı iki defa yaşamadın diyor. Arkasındaki sistematiğe hayranlık duyarken bu sistemin, o pazar akşamında buluveriyorum kendimi. t+3 anında iken bir kere daha oturup bakıyorum boylu boyuna uzanan perdeye, o karanlık gecelerin ortasını bir yıldırım gibi aydınlatan lambaya, o uzun yaz arefesinde fark edemediğim boşluğa, ve farkediyorum ki aslında ben hiçbir zaman atamamışım üzerimden yalnızlığı diyorum.

Çünkü çabaladığın müddetçe kaçmışlar diyorum, ne kadar çok uyum sağlamaya çalıştıysam o kadar garip olmuşum diyorum, halbuki onların anladığı dil çok farklıymış diyorum. Nasıl ki farklı dillerle anlaşan insanlar birbirleri ile sadece işlerini görecek şekilde anlaşırlar, aynı o şekilde de birbirleri ile ceviz kabuğunu paylaşmadığı halde evrenlerini dolduran boşluğun içindeki saflığa dönüyorum, ve diyorum ki, sen üstüne düşeni yaptın. Eğer hiçbir sebep yok ise, ve eğer olduğum anı zaten daha önce yaşadıysam, eğer şu an hisseden ben değil isem, bilinçaltımı kontrol eden ne diyorum.

Tekrar tekrar gelen sesleri ile suya bırakıyorum kendimi, etrafına bir labirent örüyorum, ardından saklayıveriyorum. Ve sonradan farkediyorum ki, kendi ördüğüm labirentin içinde kaybolup, kendimi bir kutuya hapsedip, dışarıdan medet ummuşum. Farkediyorum ki, sürekli böylesine aktif ve beni sürekli böylesine dürten şey aslında bir hastalık imiş. Hastalığımla oturuyorum sonrasında, konuşmaya çalışıyorum. Acaba nerde başladı diyorum, eğer objenin parametreleri yanlış ise, zaten bütün her şey yanlış ilerlemedi mi diyorum. Yok eğer sonradan sonraya yanlış satır aralarını yorumladıysam neden böyle çıldırıyorum diyorum.

Ondan sonra, son kalan hücrem gelip diyor ki, hepinizi dinledim. Gerçekten daha önce hiç görmediğim evrenler anlattınız diyor ve ekliyor;

Peki ya gerçekten en başından beri her şey normaldiyse diyor. Neden böylesine yoruyorsunuz kendinizi diyor. Yanı başında iken neden sadece anı tutamadık acaba diyor.

Sonrasında devam ediyor, eğer böyle iken böyle ise, o hasret ile ve özlem ile kaldı ise diyor bu, varsın öyle oluversin diyor. Eğer bizi buraya getiren şey buyduysa, neden hep sonraki adımı düşünüyoruz diyor. Diğer herkes masanın başında bir anlığına düşüncelere dalarken servis edilmeye başlayan son ışıklar ile han sahibi geliyor ve en arkalardan bir sandalyeye oturuyor. Kim bilir hangi renkler ile karşımıza çıkan şeyleri sanki hiç olanca canlılığıyla görebildik mi diyor, baktık da hiç içini görüp de inanabildik mi diyor. Yıllardır yorulan ve enerji sarfeden bunca hücre, hepiniz şahitsiniz, madem sinüs dalgası gibi sallanıyoruz, madem sadece fani şeyler ile böylesine vakit öldürüyoruz, neden tartışıyoruz o zaman diyor. Ağlamaklı olan birkaç hücre önüne eğiyor başlarını ve susuyorlar. Onlar sustukça konuşmaya devam eden zerre içerisindeki son atomunu çıkartıyor ve diyor ki, madem biz hepimiz bunca zamandır böylesine ayrı dünyalarda dolaştık, her birimizin düşüncesi bir diğerimizin kulaklarını sağır etti, madem ki burdayız ve oturuyoruz, ve oluşturduğumuz bu akıl ve gönül bizi tekrar tekrar tüketiyor, o halde gelin birleşelim diyor. Eğer her birimiz keşfettiğimiz bir parça şey ile, tekrar bir araya gelirsek, eğer göremediğimiz şey bir sonraki adım ise, eğer alışamadığımız şey uçsuz bucaksız bu galaksi ise diyor, gelin bu evrenleri bir yapalım, mevsimleri kapatalım, duygularımızı da mevsimlerin içine gömüp defalarca yaşadığımız şeyleri de bir kenarda misafir edip, kendimizi bir bütün için feda edelim.