Uzun bir sürenin ardından hiç bu kadar yoğun hissetmemiştim.

Bir çocuk gibi yardım isterken o akşam vakitleri geliyor. Varlığımı alıp değersiz bir kağıt parçası gibi bir köşeye atan sevgim bırakmıyor ruhumu. Önümden geçen sayısız trenlere binmek isteyip binemiyorum ve peronda beklemekle geçen yılları düşünüyorum. Vakitsiz kalkan, yetişemediğim treni kaçırmanın verdiği üzüntüyle, o yolculuğa tek başıma çıkmanın verdiği tedirginlik ile izliyorum rayları. Bir daha hiçbir şeyin aynı olamayacağını bilsem de, duygularım adım atmama izin vermiyor. Oturuyorum bekleme odasında, akşam vakti oluyor. Kim bilir kaç farklı yerde bu hislerle kavruldum diye düşünürken buluyorum kendimi. Bir insan nasıl böyle yoğun hissedebilir diye düşünüyorum. Yoğunluk bir yorgan gibi oluyor üstüme, her yerimi kaplıyor, boğuluyorum. Adeta aniden bastıran bir yağmur gibi baştan aşağı ıslanıyorum gözyaşlarımla. Defalarca gördüğüm sahneler gözümün önünden gitmiyor. Tekrar başa dönüyorum.

Soruyor, vakit geldi, ne söylemek istersin. Susuyorum, çünkü aldığım kararda vazgeçtiğim şeylerin farkında olamamanın verdiği şeyler ile kahrolan benliğim bir şey söyleyemiyor. Her adımda bir kez daha kahrolan vücudum yanıyor, kül oluyor. Her seferinde diyorum ki kendime, bu döngünün başı neresiydi, sonu neresi. Acaba hangi rüyadayım da bir türlü uyanamıyorum. Bitmek bilmeyen çöllerde dolanıp dururken, bir kere daha kağıdımla buluşuyorum. Ne benim anlatmaya mecalim kalmış, ne onun sayfaları temiz kalabilmiş, ne de el yazım doğrulabilmiş.

Hıçkırırken korkudan, kalbim diyor ki, yetsin artık. Kalk gidelim. Yol bitene kadar yürüyelim, yağmurlar dinene kadar durmayalım. Günler batmayana kadar gökyüzünü izleyelim. O maviliğinin içerisindeki naiflik ile, o kızıllığının içerisindeki hüzün ile ayın sebatı ile geceyi kucaklayalım.

Nasıl yapmalı diye düşünürken, tekrar tekrar yaşıyorum her bir anını. İçimde kalan közleri temizlerken ayağıma batan cam kırıkları kanatıyor tabanımı, her adımda acıtırken canımı, pınarlarını kuruturken tepemdeki güneş, bir adım daha atıyorum.

Duruyorum, düşünüyorum, aklım almıyor. Bir insan nasıl bunca yol yürür de aynı yerde kalır? Her adım atışında acıtırken benliğimi altımdaki kızgın toprak, nasıl olur da aynı yerde çakılıp kalabilirim? Acaba ben miyim yürüdüğünü zanneden, yoksa etrafımdaki sahne mi oynatılan?

Soruların ardı arkasının kesilmeyeceğini bilen bilincim hemen kestiriveriyor, ahenklerle akıyorum, derinliklerimle erteliyorum.

Sonra bir sonraki trene binmek için tekrar dönüp dolaşıp perona oturuyorum. Adeta sevgimin vücut bulmuş halinin yanına otururken kalbim hiç atmadığı gibi atıyor, dudaklarım kuruyor, hislerim hisleniyor. Hani tekrar tekrar farklı yüzlerde aynı şeyleri görür ya bir insan, hani her seferinde aynı limana benzetir ya evini gönül, işte öyle bakıyorum uzaktan. Ancak o kadar zaman geçmiş ki tanıyamıyorum, isim koyamıyorum, ayrıntılar belirsizleşiyor. Bile bile, hareketleriyle, hatlarıyla tekrar tekrar dönüyorum.

Yorgunluktan günlerce uyumak isteyen bedenim, savaşmaktan yorulmuş bilinçaltım, karman çorman olmuş sinirlerim, kurumuş gözyaşlarımla, bırakıyorum kendimi boşluğa.