Bir an sonra kendimi dayanılmaz bir boşlukta buldum. Sanki hayatım boyunca taşıdığım bütün yükü bir kenara bırakmışcasına rahatladım. Yaşadığım bütün duygular yerini sisli bir ortama bıraktı. Hüzün, mutluluk, gözyaşı, güzel hatıralar, vicdan, merhamet, kötülük ve iyilikler tek bir renk oldu. İşte o griliğin içerisinde buldum kendimi. İlk başta gözümün alışması biraz zaman aldıysa da, biraz gerildiysem de sonrasında içimdeki bu boşluğa alıştım ve iyi ki dedim. Mutlu oldum.

O boşluk içerisinde duyabildiğim tek bir koku ile yaşadım zaman çizgisini. Belirli yerlerdeki buzlu karakterlere takılmadan devam ettim izlemeye. Hayatımın içerisindeki bu akıp giden düzeni izledim. Uzaklarda bir daire gördüm sonradan sonraya. Sanki sağındaki ve solundaki binalar yüzünden iki arada kalmış, görece dar, dış cephesi beyaz renge boyanmış bir binanın en üst katındaki daire. Bir parlayıp bir sönen mavi renkli bir televizyon ışığına bakakaldım sonra. Bir an, önümde uzayıp giden, adeta binlerce yakamozun birleşimi gibi görünen nehire baktım. Sonra tekrar daireye baktım. Acaba ağacın hangi düğümünde belirdi o canlı diye düşündüm. Akıp giden yollarda, acaba hangi çıkışlardan çıktı, hayatını nasıl şekillendirdi, tam da bu kış arefesi akşamında, rüzgarın ayaza çekip titreten soğuğu dışarıyı savururken, acaba tam olarak hangi düğümde takıldı o insan diye düşündüm. Zira, başını televizyondan bir anlığına çevirip arkasına baksa, yüzlerce evrenin bir yanıp bir söndüğü bu kozmosu görecekti. Acaba o duvara asılı olan elektronik aletin içerisindeki sanal evrenin içerisindeki kimyasallar onu nasıl bir duygu içerisine soktu da, arkasını dönüp bu ehemmiyetli olayı göremedi diye düşündüm. Sonrasında bir an yakaladım; nehre bir yansıyıp bir kaybolan o evrenlerden birinin içerisine girdim ve bıraktım kendimi...

Bulunduğum ortamda görebildiğim tek şey, kapılardı. Gözünü alabildiğince uzayıp giden koridorun sağında ve solunda asimetrik olarak dizilmiş bu kapılara baktım, sonra kafamı kaldırıp sönmeye bir kala tekrar yanmaya başlayan loş ışıklara baktım. Hiçbir düzensizliğin olmamasından dolayı, hiçbir olayın tetiklenmediği bu evrende; acaba algılarım ne nispette değişti diye düşündüm. Sonra kendi evrenime hangi kapıdan geri dönebileceğimi düşünürken, kendi kendime neden dönmeliyim sorusunu sordum. Gözümü kırptım sonra, ve kendimi tekrar doğmuş olarak buldum bir hastanede. Doğdum, büyüdüm ve öldüm sonra. Sonra gözümü açtım tekrar ve hayatıma bir süreliğine de olsa girmiş her insanı düşündüm. Her birinin hayatımın içerisine kattığı duyguları düşündüm. Sonra her bir senaryoyu hayal ettim. Belki hayatım boyunca etkileşime girdiğim, karşılaştığım, merhabalaştığım yeri geldiğinde hayatımı birleştirdiğim, yeri geldiğinde ise hiç farkında olmadan yanından geçip gittiğim her bir insanın senaryosunu düşündüm. Ve bu insanların her birinin gözünden onların kendi hikayelerine baktım. Onların hikayelerine girmiş yüz binlerce insanı düşündüm. Sonra o insanların her birinin hikayelerine baktım ve bu karmaşıklığın içerisindeki ağı hissettim.

Belkide t+1 anında bile hatırlamayacağı bu onca hikayeyi bir anlığına içinde barındıran insanları düşündüm. Tek bir anımızı yaratan onlarca hikayeyi, duyguyu, yaşanmışlığı ve 'durum' kavramını neden bu kadar gözümüzde büyüttüğümüzü düşündüm. Eğer herhangi bir anda bambaşka bir hikaye ile birleşebilecek kudretimiz var ise, rasgele şekilde salınan bir başka ruhun bir anda bütün durumu baştan sona değiştirebilmesinin mümkün olduğu böyle bir ortamda aslında şu andaki duruma ve ahvale çok fazla kafa yormamak gerektiğini farkettim. Bu her bir hikayenin kendi içerisinde barındırdığı sayısız duygunun, hareketin, eylemin ve durumun bir anda bitebileceği, başka bir hikaye ile birleşip başka bir forma dönüşebileceği ihtimalini düşündüğümde bir süreliğine başım dönse de, sonrasında tekrar derin bir nefes aldım ve önümde uzayıp giden kapılara baktım.

Bu dar, ama çok uzun olan koridorda arkama döndüm ve orada da aynı manzara ile karşılaşınca kendi kendime konuşmaya başladım sesli olarak. Acaba şuradaki her bir kapıda benim hikayem nelerle birleşiyor ve nasıl ihtimaller doğuruyor ve bu evrene nasıl bir düzensizlik kümesi getiriyor diye hayal ettim. Sonrasında yavaşça yürümeye ve kapılara yaklaştıkça üzerlerindeki yazıları okumaya başladım. İlk gördüğüm kapının üzerinde yana doğru yatmış bir şekilde Segâh yazıyordu. Görebileceğim yüzlerce farklı rengi düşündüm sonra. Esen rüzgarda yavaşça salınan bir ağacın tepesini, akıp giden nehirleri, evlerin çatılarındaki birbiriyle aynı görünen ama hayatımda daha önce hiç göremediğim farklı farklı renklerde birleşmiş kiremitleri hayal ettim. Derin bir nefes aldım, içime giren bu havayla bir oldum. Segâh peşrevi ile aktım, her bir zerre ile yola çıktım ciğerlerimden. Damarlarıma doğru yol aldım ve kalbimin üzerinde bir anda bir kıyamet koptu ve milyarlarca parçaya ayrılıp her bir hücremde buldum nefesimi. Daha önce hiç tatmadığım bu renkleri, bu duyguları ve bu havayı her bir hücremin içerisine doldurdum. Anlamlandıramadığım bir sıvının içerisinde her şey kayboldu bir an. Kendimi kaybettim ve gözlerimi tekrar açtığımda enerji üreten organelin kıyılarına vurmuş bir şekilde uyandım. Gözlerimi aralayıp ufuğa baktım ve sahile vuran dalgaların sesi ile gözlerimi bir kez daha kapatıp açtım. Öyle bir gürültü koptu ki; bu sefer daha fazla neye parçalanabilirim diye düşünürken bir hayat enerjisi oldum. İçinde bulunduğum bütün her şeye enerji sağlayan şey ben oldum. Gönlü bol bir kralın halka dağıttığı altın para nispetiyle verdim bütün enerjimi. İçinde bulunduğum saniyenin yüzbinde biri ölçüsündeki bu zaman diliminde verdiğim o enerjiyle bir kez daha çalışmaya başlayan atomlarla hayat buldum. Onlar için başlayan bu yepyeni dalga ile bir durdum bir koştum. Bir yükseldim bir duruldum. O zerrelerin her birinin kendine münhasır müteşekkiriyatıyla bezenmiş meyvelerini tattım. Aldığım bütün tadları tek tek inceledim ve bir âh çektim sonra. Kapkaranlık, yoğunluğuna karşı koyulamayacak kuvette bir hortum ile çekildim sonra. Dizlerim bir anlığına çöker gibi oldu, ruhum esen bu rüzgarla sönmeye ramak kalmış bir mum gibi dalgalandı, gözlerimin önünden bir perde kapandı, bir perde açıldı ve nefesimi verdim. Sonra bir müzeyi gezercesine yavaşlıkta birkaç adım attım ve solumdaki diğer kapıya doğru yürüdüm.

Bu diğer kapının üzerindeki yazıyı okumaya çalışırken bir salyangozun kabuğunun renklerini gördüm, gözlerimin önünde spiral şeklinde siyahlığın içerisine bürünmüş yeşil ve sarı renkli evrenler döndü ve o kapı önümde açılıverdi. O an bambaşka bir forma dönüştüm ve bu sarı ve yeşil renkli evrenlerin arasına katıldım. Hikayemin içerisindeki bütün renklerin karışımından oluşmuş koyu bir gri oldum. Adeta önümde upuzun bir şekilde serilen bir günün sabahındaki sisli bir havanın yoğunluğuna bürünmüş bir halde kendimi bu siyahlıkta dönerken buldum. Sayısını hatırlayamayacağım şekilde dönerken oradan buraya, yaklaşan bu çekimle beraber diğer renkli evrenlerle giderek yaklaştık birbirimize.

Birbirimize çarpmamıza bir sicim kala her şey birdenbire durdu, bütün zaman çizelgesi duraklatıldı ve görmeme bir an kalmış o rengarenk akış, buzlanmış bir görüntü halini alarak dondu.