Karnıma giren sancılarla mı başlasam yoksa başa dönen ruhumla mı bilemiyorum çoğu zaman. Boğazımda düğümlenen kelimeler çoğu zaman başka şekillerde dışarı çıksa da bitmiyor.

Esen bir meltemle dönüyorum tekrar o gecelere. Küçük dünyamda ufukların ötesini merak ederken buluyorum kendimi. Eski nağmelerle düşünürken farkediyorum; bütün dostları topluyorum bir masaya, en başından en sonuna, tek tek bakıyorum yüzlerine, düşünüyorum. Dönüyorum tekrar önüme, sağıma ve soluma. Farkediyorum ki hayal ettiğim, uğruna çabaladığım şeyler değilmiş de önemli olan, yolculuğun kendisiymiş.

Figüranlarla, dünyanın halleriyle dolaşa dolaşa durduğum mekanları düşünüyorum, konakladığım hanları hatırlıyorum, ancak insanın beklemesi gerekiyormuş yolculuğun farkına varması için. Odaya, zamana, duygularıma koyduğum adları bilmesem de, gördüğüm renklerin isimlerini söyleyemesem de, en başından beri harıl harıl aradığım şey hedeflerim değil de kendimmiş.

Hürriyet peşinde koşan ruhum mu itelerdi yoksa aidiyet arayan benliğim mi koştururdu oradan buraya bilmem ancak, zamanla farkettim ki, koşturmacanın içerisinde kaybolmuşum, ne aradığımı bilmeden dolanıp durmuşum.

Aidiyet hissiyatıyla boşluğa bırakırken kendimi farketmemişim ki doğduktan öldüğün ana kadar yolculukta benliğimleymişim. İnsanların koyduğu kurallar bütünü için, dışarıdan görünen kurallar ile uyuşmak için, kalıplara uyabilmek için çabalayan canlıların arasında kaybolmuşum. Halbuki ben hiç doğru soruyu soramamışım.

Bir parça mutluluk peşinde koşan insanlığı gördükçe şunu anladım ki, insanın mutluluğu yanı başındaymış, adını koyabilirse. Huzur arayışı içerisinde tükenen, tüketen ve tüketilen duyguları, ayaklar altına alınan kişilikleri, yozlaşmış bedenleri gördükçe sanmışım ki bunu değiştirebilirim. Halbuki insanın kendisiymiş dünyasını yaratan, o dünyanın yerçekimini, kurallarını ve ahlak sistemini kuran. Toplum olmazmış insanlar olmadan. Öyle bir keşmekeşin içine atılmışız ki, yolculuğumuzun bileti elimize tutuşturulup yola koyulduğumuzdan mıdır, yoksa yapay hissiyatların geçici etkisinden midir, hiç soramamışım neredeyim diye.

Öylesine mükemmel bir dünya yaratılmış ki, kilometrelerce seyahat da etse bir insan, bambaşka kültürlerle birleşmiş, öğretilerle yaşatılmış şeylere insansa da, birbiriyle alakası olmayan dilleri de konuşsa, önemli olan insanın içindeki dünyaymış.

İnsanmış ayağa kalkabilen, mekanını değiştirebilen. Ancak toplum öylesine büyük bir akımla iteliyormuş ki, ona karşı koymak şöyle dursun insan bir zerre misali kayboluveriyormuş içerisinde. Kim olduğunu bilmeden, neden orada olduğunu bilmeden bütünleşiveriyormuş etrafındakiler ile. Hayatta kalabilmek için kendini bir zümreye dahil etme çabasıyla, kabul edilebilmek için yapılan samimiyetsiz duygular ile kendi kendine ediyormuş insan.

Kabul edebilmeli insan. Dünyasını kurabilmeli. Doğrularını ölçebilmeli, tefekkür edip kendi başına kendi evrenini tanıyabilmeli. Düşünüyorum ki, insanları sorgusuz bir şekilde doğal ortamlarında bıraksak, herkes içindeki gerçek kişiliği ortaya koyar ve öyle davranır. Ancak herkes o kadar uzun süreler boyunca meşgalelerin içinde boğulmuş ki, hoşlanmasa bile her gün kalkıp aynı inanç sistemi, aynı eş, aynı ortam veya aynı yaşam mücadelesinin içerisinde tıkanıp kalmış.

Eğer herkesin dünyası kendi içerisinde ise, ve eğer herkes kocaman dünyalar bütünü olan toplumla etkileşiyorsa, insan toplum olmaz mı? Her insan aslında toplumu belirleyen bir parametre olmaz mı?

Peki eğer herkes kendi doğrularını ve kendi kişiliğini bulurken toplumların karakterlerini ne belirler?

Peki ya kalabalıkların arasında kaybolan insanlar? Nasıl hissedeceğinden, nasıl düşüneceğine karar verilen, zayıf hisseden ancak kendisinin bir birey olduğunu farkedemeyen o insanlar?

O kadar çok parametre var ki, doğduğu ortamdan, yetiştirilme tarzına, aldığı eğitimden geçirdiği hastalıklara kadar, farklı farklı insanlar aynı süreçleri yıllar boyunca geçirirken, insanlar birbirini anlayamamış. İnsanlar birbirlerini anlamadıklarından yakınırken aslında, gönderici ve alıcının aynı frekansla ayarlanmadığını görememiş. Nasıl ki, bir alıcı göndericinin gönderdiği mesajı çözebilmek için birtakım bilgiye ve bilgi birikimine ihtiyaç duyar; aynı o şekilde de gönderici de iletmek istediği şeyi defalarca gönderse bile alıcı o evreleri geçirmeden onu anlayamazmış.

Eğer insan gördükçe, öğrendikçe, deneyimledikçe öğreniyorsa, mutlak doğru diye bir şeyden nasıl söz edebiliriz?

Eğer herkesin kendi inanç sistemi var ise, geçmişi farketmeksizin benzer düşünen insanları belli gruplarda toplamadan nasıl mükemmel bir toplum yaratabiliriz?

Eğer bunca insan bütün insanlık tarihi boyunca kendini arayıp bulmak için dünyaya gelmiş ise, ve insan deneyimledikçe düşünce sistemini değiştirip güncelliyorsa, hayat boyunca kendini bulabilir mi?

Eğer her insan bir dünya ise, yeryüzünde şimdiye kadar yaşamış insan sayısınca inanç, etik, ahlak sistemi yok mudur? Eğer bütün bunların kesişip uyduğu sistemler başarılı olduysa, aslında günümüzdeki sistemler toplumların çoğunluğu için işleyen sistemler değil midir? Peki bu böyle ise, bazı insanlar sorguladığı zaman sırf vardığı sonuç farklı diye kendini kötü hissederek genelgeçer toplum değerleriyle uyuşmaya çalışmıyor mudur?

Yolculukta olduğunu farkettiği an insan, aslında hayatının tamamını spoile etmez mi? Farkına varmadan önce ve sonrasında nasıl aynı şekilde kalabilir? Eğer insanlar bunca hızla değişiyorsa, nasıl yıllarca aynı kalabilecek değer sistemleri olabilir?

Bazen düşünüyorum ve farkediyorum ki, birer yansımadan başka bir şey değilim. Gözlemleyebildiğim her şey, adını koyabildiğim her şey, hissedebildiğim her şey, aslında aynı maddenin, farklı zaman, mekan ve insanlarla birleşmesinden oluşan bir algı. Zannediyorum ki bu sebepten ötürü kendimi bir sahnede farklı rolleri canlandırırken buluyorum her seferinde.

Peki ya yolculuğu yazan kişi biz isek, kendi kararlarımıza kendimiz karar verebiliyorsak, nasıl olur da kendi kendimize canlandırdığımız oyunun farkına varamayız? Eğer kendimizi kandırmıyorsak, ve bu bir yanılsama değilse, aslında yolculuğun en başından en sonuna kadar kesiştiğimiz başka dünyalar ile bir sahneyi canlandırıp sahneden inmekten başka bir şey yapmıyoruz demektir.

Peki bir karakterin senaryo boyunca geliştirilip, karakterinin değişmesi eğer olası ise, bu yüzlerce farklı yanılsamayı da beraberinde getirmez mi?

İnsan yolculuğun farkına vardığı zaman, onu deneyimleyebildiği kadar deneyimleyip daha fazla kendini tanımak isterken, nasıl bunca insan oldukları yerde durabilir? Bütün dünyanın yer değiştirerek ve her insanın yaşamı boyunca deneyimleyebileceği bütün deneyimleri deneyimleyerek, herkesin aynı sayfada olabileceği bir ihtimal varken, neden herkes farklı farklı oranlarda bunun tadına varabiliyor?

Tekrar kendimi bıraktığım boşluğumda buluyorum kendimi, eğer bir insan dönüşmeden önce ve sonra aynı duyguları farklı şekillerde yorumluyorsa, aynı anlarda hissedip farkına varamadığı şeyler varsa, dönüşüm mutlak ise, insanlara, şeylere bakış açımız çok sığ değil mi?